top of page

1. BÖLÜM - “Aşk; yüzünü gülümseten tesadüflerde saklıdır.”

Güncelleme tarihi: 6 Eki


Derin bir nefes aldım ve elimde tutuğum çatalı parmaklarımın arasında gezdirmeye devam ettim. Yanımdan geçip giden garsonların, düğüne gider gibi giyinmiş bir kadının neden böylesine basit bir restorana geldiğini merak ettiğini hissedebiliyordum. Nitekim hiç çekinmeden gözlerini üzerime dikmeleri bunu açıkça ortaya koyuyordu.


Sorun yalnızca kıyafetlerim ve mekânın uyumsuzluğu değildi. Sorun, neredeyse bir buçuk saattir bir kadeh şarap dışında hiçbir şey sipariş etmeden oturuyor oluşumdu. Üstelik o kadehi de bitmemesi için on beş dakika bir yudum alarak içiyordum. Youtube’a koyacak saçma bir tepki videosu çekmiyordum elbette. Gerçi bunu yapıyor olsaydım çok daha az utanırdım çünkü mekâna girdiğim andan itibaren birini bekliyor olduğumu sayıklayıp durmuştum. Bu da bütün garsonların ve yan masalarda oturan insanların benim ekildiğimi bilmesini sağlamıştı.


Kör randevularda oldum olası şanssızdım. Bu yüzden tanışacağımı sandığım kişinin gelmeyişi beni hayal kırıklığına uğratmıyordu. Hatta eğer ayıp olmayacağını düşünseydim sözleştiğimiz saatte gelmediği anda kalkıp eve gider, en büyüğünden bir pizza sipariş eder keyfime bakardım. Fakat sürekli “Belki şimdi gelir. Birazdan gelebilir.” gibi telkinlerle oturduğum sandalyeye, fast-foodlarla şişirdiğim popomu çivilemiştim. Ayrıca şimdi düşününce, sanırım hesabımda yalnızca bir kadeh şarabı ödeyebilecek kadar param kalmıştı. Ay sonunda bana kör randevu ayarlamaması için Mine’yi daha kaç defa uyarmam gerekiyordu!


“Bayan…”


Garsonun biraz çekingen biraz da tahammülsüz sesiyle bana seslendiğini fark edince bakışlarımı çataldan alıp ona döndüm.


“Kusura bakmayın ama bir şey sipariş etmeyecekseniz masayı bekleyen başka bir çifte vereceğiz.”

Bir buçuk saattir beklediğim o an gelmişti. Evet, evet! Kovuluyordum! Hem de gerekirse bütün gün bankta oturmayı tercih edeceğim bir mekândan!


Suratımı mümkün olduğunda ifadesiz tutmaya çalışarak, “Kadehimin bitmesini bekleyebilir misiniz?” diye sordum.


Garson, “Valla...” deyip başını arkasına çevirerek diğer çalışanlara bakarken bu isteğimin de kabul edilmeyeceğini anlamıştım.


“Peki öyleyse.” dedim kadehi tek seferde bitirip, masaya bırakırken. Ardından elbisemin eteklerini düzelterek ayağa kalktım. Çantama uzanırken, “Hesabı öğrenebilir miyim?” diye sordum.


“180 TL.”

Bakışlarım minik çantamın içinde duran bir ellilik bir de yirmiliğe takılıp kalmıştı. Kalbim göğüs kafesimi delercesine çarpıyordu. Vücudumdaki bütün kanın çekilerek suratıma hücum etmemesi için dua ediyordum fakat bedenim genelde beni hiç dinlemezdi. Kırıldığı belli olmasın diye yara bandıyla örttüğüm tırnağımı çantanın içine uzattım ve iki kâğıt paranın arasında duran bir kredi kartına dokundum. Kartı iki parmağımın ucuyla tutup usulca çıkartırken, “Pos cihazı getirebilir misiniz?” diye sordum. Ses tonum giderek içine çekiliyor gibiydi fakat bir Nisan Tan asla başını eğmezdi!


Garson yaklaşık iki dakika sonra yanında pos cihazıyla geri dönerken zihnimde tek bir şey yankılanıyordu.


Lütfen limiti olsun, lütfen limiti olsun, lütfen limiti olsun.


Elindeki cihazın tuşlarına bastıktan sonra ufak ekranda 180 sayısı göründü.


“Temassız.” dedim titreyen sesimle. Şimdi neden böyle çıkmıştı ki sesim!


Garson, her şeyin yolunda olup olmadığını kontrol edercesine başını kaldırıp kısa bir bakış attı. Ben de en sahici gülümsememle karşılık verdim. Hatta neredeyse iki saattir ekilmiş birinin olamayacağı kadar mutlu görünüyordum.


Garson, pos cihazını bana doğru uzatırken zaman adeta yavaşlamıştı. Ağır çekimdeymişiz gibi bana yaklaşan cihaza korkuyla bakarken yutkundum. Kararsızlık dolu bir hareketle elimi kaldırdım ve kartı usulca uzattım. Ancak kart henüz cihaza yaklaşamadan sağ yanımdan adımın neşeyle söylendiğini duydum.


“Nisan! Ay! İnanamıyorum!”


Başımı çevirmeden bile bu sesin sahibini tanıyabilirdim.


Sedef Gürbüz.


Tıpkı o herkesin bildiği kek reklamındaki Gürbüz kadar rahatsız edici, tüylerimi ve eğer yoksalar köklerini diken diken edebilecek o kadın.


Ve tüm bunlara sektörün yükselen yıldızı olduğunu da eklemek gerek.


“Sedef!” diye bağırdım tıpkı onun gibi. Spor yaparken bile sürdüğü kırmızı ruju ve iddialı elbisesiyle, kollarını iki yana açmış üzerime doğru geliyordu.


Aramızda iki adım kala ben de kollarımı açtım ve tarihin en sahte kucaklaşmasını gerçekleştirdik.

Sedef, önce sol, sonra sağ ve sonra tekrar soldan oluşan kucaklaşmasını tamamladıktan sonra bir adım geri çekilip beni boydan boya süzdü.


“A-a. Sen kilo mu aldın?”


Ağzım bir karış açık, mekânın ortasında bana yöneltilen bu soruya ne cevap vereceğimi düşünüyordum. Fakat belli ki yeterince düşünememiştim, “Işıklardan öyle görünüyordur.” diye bir şey çıktı ağzımdan.


Hala gülümsemeye devam ederken kaşlarını havaya kaldırıp başını onaylarcasına salladı. Ardından yeni fark etmiş gibi olduğu yerde sıçradı ve yana çekilerek arkasında duran adam ile birbirimizi görmemizi sağladı.


Upuzun, sarışın, mavi gözlü adamın üzerinde oldukça şık bir takım elbise vardı. Söz konusu Sedef olunca yanındaki adamların maksimum bir hafta içinde kaçacağı aşikardı.


“Tanıştırayım, Teoman.” dedi Sedef, büyük bir keyifle yanındaki adamı gösterirken. Devamında elini bana yöneltti ve “Bu da Nisan,” dedi. “Aynı yayınevinin yazarlarıyız. Onu tanımaman normal çünkü her fuarda rastlaman mümkün değil. Anlarsın ya…”


Elimi, tırnaklarım avucuma batana dek sıkarken gülümsedim.


“Merhaba,” dedim ortasında tırnak izleri olan elimi uzatırken.


“Merhaba,” diye karşılık verdi adam kibarca. Nasıl bir belaya bulaştığından henüz haberinin olmaması beni üzmüştü.


“Ee?” diye araya girdi Sedef. “Müstakbel damadımız nerede?”


Çoğu ülkede bir kadının evde kaldığını gösteren geleneksel yaş otuzdu. Ancak Sedef için bu yaş yirmi beşti ve bu durumda ben önüme çıkan ilk talibimle evlenmek zorundaydım çünkü sınırı çoktan aşmıştım. Ona göre yirmi yedi yaşındaki bir kadının seçim şansı yok denecek kadar azdı. Kendisiyse istediği zaman bir sonraki cumartesi günü nikah masasına oturabileceğini söyleyebilecek kadar özgüvenliydi. Elbette bu, “özgüven” kelimesine bir hakaret sayılırdı.


Garsona kaçamak bir bakış atarken, “Erken gitmesi gerekti.” dedim hızla. Öyle ki kelimeler ağzımdan yuvarlanarak çıkmıştı.


“Neden? Kötü mü geçti randevunuz?” diye sordu bu sefer de.


Sırtımdan aşağıya doğru süzülen teri hissedebiliyordum. “Acil bir durum oldu.” diye geveledim. “Ailesi çağırdı. Amcasının dayısı mıydı, birisi kaza geçirmiş… olabilir…”


Sedef, gözlerini irice açarak şaşkınlığını gösterdi. “Ah! Yazık!” dedi iç çekerek. “Olsun, üzülme. Belki yarın sabah arar.”


İlk tepkisini kaza geçiren kişi için mi yoksa benim için mi söylediğini anlamamıştım ama her şekilde buradan gitmek istediğimi biliyordum. Belki son bir gol atabilirim umuduyla, “Siz buraya mı geldiniz yemeğe?” diye sordum.


Aslında artık bu mekâna böyle şık kıyafetlerle gelen tek aptal ben olmadığım için ona teşekkür etmeliydim. Fakat bu düşünce zihnimden öyle çabuk silindi ki afalladım.


Sedef, mekandaki herkesin bize bakmasına neden olacak kahkahasını atarken dudaklarımı birbirine bastırdım.


“İlahi Nisan!” dedi kahkaha atmaya devam ederken. “Buraya yemeğe mi gelinir, Allah aşkına. Rezervasyon yaptırdığımız ünlü İtalyan restoranına gelmek için biraz erken çıkmışız. Kimseyi bir dakika erken almıyorlar içeri. Biz de yakınlarda bir tek açık burayı bulduk. Beklerken bir şeyler içelim dedik.” Ardından mekânı göz ucuyla süzdü ve sonunda yanındaki adamın koluna dirseğiyle oyunbaz bir tavırla vurdu. “Gerçi buraya geleceğimize arabada olsak daha çok eğlenirdik.” Ve bir kahkaha daha attı.


Beni aşağılamasından daha kötü bir şey varsa o da Sedef’in seks yaptığını gözümde canlandırmaktı. Ve evet, Sedef bunu az önce başarmıştı. Üstelik bir arabada!


Garson, kurtarıcı bir edayla, “Ödemeyi alabilir miyim?” diye araya girdiğinde ilk birkaç saniye bundan memnun ve hatta müteşekkirdim. Ancak daha sonra çantamın yanında tutmaya devam ettiğim kredi kartımı anımsadım.


Limit!  Diye haykırdı iç sesim.


Kadere ve onun küçük pis oyunlarını tahmin etmekte üstüme yoktu. Lisedeyken hayatımda ilk kez sarhoş olup, belime “Murhpy Did It” dövmesi yaptırmış olmam da buna örnekti. Dövmenin kendisi bile başlı başına Murphy Kanunu’ydu. Çünkü öyle bir dövmeyi koluma yaptırmış olsaydım bir ihtimal daha az utanç duyabilirdim. Fakat belim? Murphy adındaki birinin beni becerdiğini yazmışım gibi görünüyordu!

Tıpkı o sarhoş gecede olduğu gibi şimdi de her şey olabilecek en kötü senaryoda ilerliyordu. Öyleyse geriye tek bir şey kalmıştı.


Kartımı uzattım ve pos cihazına yaklaştırdım. Kartın okunduğunu belli eden ses çıktığında geri çekildim ve sonumun bana usulca gelmesini bekledim. Pos cihazı birkaç garip ses çıkardı ve garson sıkıntıyla nefesini dışarı verdi.


“Kartınız onaylanmıyor.”


Yutkundum. Mekânın yeterince aydınlatması olmadığı için mutluydum çünkü suratımın iki günlük tatile gitmişim de her saniyesinde güneşlenmeye çalışmışım gibi kıpkırmızı olduğundan emindim.


“Hadi canım,” dedim hayrete düşmüş bir sesle. Sedef’e ve yanındaki adama bakmamak için çaba sarf ediyordum. “Bir hata olmuş olmalı. Bir daha dener misiniz?”


Adam, huysuz bir ifadeyle pos cihazının tuşlarına basmaya başladığında ben de yavaşça nefes alarak kontrolden çıkmış kalbimi dizginlemeye çalışıyordum.


“Canım istersen biz ödeyelim?”


Sedef’in incelikten beli kırılacak sesi kulaklarıma dolduğu ilk anda bu teklifi kabul etmek zorunda kalacağımı biliyordum. Aksi takdirde üzerimdeki elbiseyle mutfakta bulaşık yıkamalıydım.


“Yok ya… Şimdi düzelir. Böyle bir şeyin olması mümkün değil çünkü.”


Garson bir kez daha pos cihazını bana uzattığında ve kartım onay vermediğinde yerin dibine girmek için ilahi bir gücü beklemek yerine zemini tırnaklarımla kazmayı düşünüyordum. Nasıl olsa bir tanesini elbisenin fermuarını kapatmaya çalışırken kırmıştım.


Teoman, bir şey dememe kalmadan garsonun yakasına vurup, “Bizim hesaba eklersin,” dediğinde ağlamamak için kendimi zor tutuyordum.


“Bankayı arayabilirim. Belki mobil bankacılıktan ayarları kontrol etmeliyimdir.”


“Tatlım ne olacak, alt tarafı 100-200 bir şey. Lafı mı olur? Ayrıca bu saatte hangi müşteri temsilcisi açacak senin telefonunu?”


Yutkundum. Donuk ama tatmin edici bir gülümsemeyle Teoman’a ve Sedef’e bakıp, “Teşekkür ederim,” dedim. “Daha sonra ödeyeceğim.”


Sedef, elini koluma koyup, “Boş ver, canım. Dert etme. Bizim için önemli değil.” dediğindeyse aynı gülümsemeyle bakmaya devam ediyordum.


Kısa bir vedanın ardından arkamı dönüp mekânın çıkış kapısına doğru yürümeye başlarken omuzlarımı dikleştirip saçlarımı geriye attım.


Hayır. Onun karşısında güçsüz görünmeyecektim.


Sektördeki başarısıyla, her hafta koluna girdiği yakışıklı adamlarla ve gösterişli hayatıyla beni yerle bir etmeye çalışan bu kadını memnun etmeyecektim. Benden yalnızca üç yaş küçük olan, beni “evrene teşekkür etme” sebebi yapan bu kadına asla izin vermeyecektim.


Mekândan çıktım ve ana yola kadar zihnimdeki hırslı cümlelerin eşliğinde yürüdüm. Biraz temiz hava almak beni kendime getirmişti fakat topuklu ayakkabılarım bana eve kadar yürüyemeyeceğimi gösteriyordu. Elimi çantama attım ve taksi çağırmak için telefonumu çıkardım. Aniden eve taksiyle dönecek paramın olmadığını hatırladığımdaysa o hırslı cümlelerim gözümde trajikomik bir hal aldı.


“Ne bekliyorsun ki?” diye söylendim kendi kendime. “Murphy did it!”


Başımı telefonumdan kaldırıp bir durak bulma umuduyla etrafıma bakınırken yanı başımda duran tabelanın üzerindeki “D” harfini fark ettim. En azından bir konuda şansım yaver gitmişti. Peki ya gecenin bu vaktinde evime giden bir otobüs gelip beni alacak mıydı?


Telefonumdan duraktan geçen otobüsleri arattığımda evime giden otobüsün en erken yirmi dakika sonra geleceğini gördüm. Mayıs ayının soğuk akşamlarından birindeydik ve üzerimdeki elbise beni sıcak tutma konusunda sınıfta kalıyordu. 


Yorumlar


bottom of page