top of page

1. BÖLÜM - “Şüphenin Esir Aldığı Zihin”

 Kendimi acımasızca eleştirdiğim gecelerde, beynimin içine konulduğu bedenden nefret ettiğini düşünürdüm. Tüm okların beni işaret ettiği o yıldızlı vakitlerde hissettiğim vicdan azabının sebebi olarak bunu gösterirdim. İnanmak için büyük bir çaba sarf ettiğim bu düşüncenin gerçek olmadığını bilirdim. Zira beynim bedenimden nefret etmiyordu; aksine onu kusursuzca yönlendiriyor, bir suçlu olması için gerekli talimatları birbiri ardına veriyordu. Bir gece ansızın evimde beliren yabancı, asıl yabancının beynimin kendisi olduğunu söylediğinde ise düşüncelerim bir daha eskisi gibi olmadı. Artık yalnızca kimsesiz değildim, kendimi tanımaktan bile uzaktım. Başta önüme bir seçenek konulduğunu sandım, aldandım. Takip etmem gereken yol, karşı koyamayacağım şekilde tasarlanmıştı ve irade kavramı çoktan anlamını yitirmişti.

Başka bir evrende edindiğim dostumu geride bırakıp bir yenisine geçtiğim bu anda, geri dönülemez bir tehlikenin ortasına düştüğümün farkındaydım. Sahip olduğum tek şey beni ölümün pençesinden alan adamdı. Yaşananlara bir neden bulmayı, atlattığım zorluklara bir anlam yüklemeyi ne kadar istesem de tıpkı dostum gibi bu çabayı da geride bırakmam gerektiğini biliyordum.

 Yaprakların coşkulu hışırtısı etrafımı sardığında yüreğimdeki korkuyu bastırmak için gözlerimi sıkıca yumdum. Beni içine çeken yeni dünyayı yok saymak için sahip olduğum son birkaç saniyeye tutundum. Kendimi kabuğuma hapsetmiştim ancak bir şahinin haykırışını andıran sesle bunun uzun sürmeyeceğini anladım. 

 Önce kirpiklerimi kırpıştırdım, ardından onları yavaşça aralayarak gözlerimin günışığına alışmasını bekledim. Gördüğüm ilk şey yerden göğe uzanan kalın gövdeli devasa ağaçlardı. Güneşin bize ulaşmasını büyük ölçüde engelleyen geniş yapraklar, aralarından süzülen ışık hüzmesini, çalılara serpilen altın tozları gibi gösteriyordu. Altın tozları takip edildiğinde havada da parlak bir doku olduğu anlaşılıyordu. Bakışlarımın değdiği her nokta, keskinlikten uzaktı.

Etrafıma bakındıkça, bu dünyadaki her şeyin hafifçe titreştiğini fark ettim. Ağaç gövdelerinin yüzeyi sanki derin bir nefes alıp veriyormuş gibi belli belirsiz dalgalanıyordu. Gözlerimi ovuşturarak net görmeye çalıştım ancak değişen hiçbir şey yoktu. Havanın içindeki o parlak doku hareket ettikçe şekil değiştiriyor, bazen ince iplikler halinde uzanıyor, bazen de gözümün önünde kayboluyordu.

Yerimde kıpırdandım. Toprak yumuşaktı, neredeyse içine gömülecekmişim gibi hissettirdi. Ayaklarımın altındaki çalılar çıtırtılarla ezilirken, uzaklardan gelen o alışılmadık sessizlik her şeyi daha da garip hale getiriyordu. Normalde bir ormanda duyulması gereken kuş sesleri, böcek vızıltıları yoktu. Sadece arada sırada havayı yırtan o garip haykırış…

“Demek böyle bir his,” dedi, Jayce. Sözleriyle beni gerçekliğe itti. Sallanan adımlarla öne çıktığında onun bedeninde de benzer bir titreşim baş gösterdi.

Jayce’in adrenalinle dolan gözleri ormanı incelemeye başladığında, çok geçmeden endişeyle kaplandı. Aklından geçenleri tahmin edebiliyordum.

“Neden bir rüyada gibi hissediyoruz?” diye sordum, ışıldayan ormana bakarken. Başımı geriye atıp yüzümü güneşe sundum. Işık cılız ancak sıcaklığı kuvvetliydi. Tenimin kızarması için gölgeden birkaç dakika çıkmamın yeterli olacağını hissediyordum.

“Atmosferde alışık olmadığımız bir yapı olabilir,” diye konuştu, Afel. Hala birbirine tutunan ellerimizi hissettiğimde, yeryüzündeki en keskin hissin bu olduğunu anladım.

“Etrafı parlak görmemizi sağlayan bir yapı mı?”

Soruma karşılık başını salladı. “Atmosferde yüksek oranda askıda partiküller veya nanokristaller bulunabilir. Belki de gördüğümüz bu parıltılar sadece ışık üreten ve ışığı kıran canlı organizmalardır.”

Jayce katılmadığını belli eden bir ifade takındı. “Kuzey ormanlarımızda avlanmaya giden avcılar, buradakine benzer bir şey yaşadıklarını anlatırlardı. Yaprakların parıldadığını, etrafın titreştiğini söylerlerdi ama kimse onlara inanmazdı. İnsanlar, avdaki başarısızlıklarını örtmek için bu hikayeleri uydurduklarını düşünürdü. Ta ki kraliyet avcılarım da bir gün aynı şeyden söz edene dek.” Kısa bir duraksamadan sonra devam etti. “Sonradan öğrendik ki ormanın ufak bir bölgesinde bulunan bazı bitkiler, fark edilmesi neredeyse imkansız bir gaz yayıyormuş. Bu gaz insanların gerçekte var olmayan şeyler görmesine neden oluyordu.”

Söylediklerini idrak etmem birkaç saniyemi aldı. “Yani şu anda zehirleniyor olabilir miyiz?” diye sordum, parıltının ürkütücü güzelliğine bakarken.

Jayce dişlerini sıktı. “İhtimal dahilinde.”

Afel elimi sıkıca tuttu ve ormandaki bitkilere düşmanca baktı. Onun ‘atmosfer farklılığı’ teorisi daha çok hoşuma gitmişti. Uçsuz bucaksız görünen bir ormanda zehirli gaz yayan bitkilerden kaçmak imkansızdı.

“Bitkilere uzun süre maruz kalan avcılara ne oldu?” diye sordum, iyi bir şeyler duyma umuduyla.

Jayce'in yüzü gerildi. "Bazıları yönlerini kaybedip ormanda kayboldu, bazıları ise gördükleri halüsinasyonların etkisiyle kendi silahlarıyla yaralandı. Ama en kötüsü gerçek ile yanılsama arasındaki çizgiyi tamamen yitirenlerdi."

İçimi kaplayan ürpertiye yenilmemek için savaştım. Gözlerimi etrafımızı saran parıltılı havadan kaçırıp Afel’e baktım. O da en az benim kadar gergin görünüyordu.

“Peki ya etkileri geçiyor mu?” diye sordum, sesimin titremesine engel olmaya çalışırken.

Jayce başını salladı. "Evet, zamanla. Ormandan çıktıklarında birkaç gün boyunca baş ağrısı ve hafıza kaybı yaşadıklarını söylediler. Bazıları gördükleri şeylerin gerçek mi yoksa hayal mi olduğunu bir süre ayırt edememiş. Tabii benim evrenimdeki bitkiler ile buradakilerin aynı olduğunu varsaymak akıllıca olmaz.”

Afel, dişlerinin arasından fısıldar gibi konuştu. “O halde buradan bir an önce çıkmalıyız.”

Gözlerimi ondan alıp bulunduğumuz uçsuz bucaksız ormana baktım. Dört bir yanımız nereye kadar sürdüğünü bilmediğimiz ağaç gövdeleriyle kaplanmıştı. Ağaçlar öylesine uzağa uzanıyordu ki yeterince ileriye bakıldığında ağaç gövdeleri birleşerek bir duvarı andırıyordu.

Yüzüğü taktığımda Afel kendisini benim evimde bulmuştu. Jayce yüzüğü taktığındaysa içinde onun da yer aldığı geçit törenin yakınlarında belirmiştik. Öyleyse dördüncü yüzük sahibi bu ormanın bir köşesinde, yakınlarımızda olmalıydı.

Afel ve Jayce’in yüzlerindeki gergin ifadeyi fark ettim. Onlar da aynı şeyi düşünüyor olmalıydı.

“Eğer buradaysa, onu bulmadan gitmemiz mi gerekecek?” diye sordum, içimde beliren huzursuzluğu bastırmaya çalışarak.

Afel etrafına bakındı ve dişlerini sıktı. “Eğer bu orman gerçekten halüsinasyon görmemize neden olacaksa, onu arama riskine giremeyiz. Gerçekle hayali ayırt edemeyen birine denk gelirsek işler daha da kötüye gider.”

Sessizce iç geçirdim. “Peki ya o bizi bulursa?”

Afel, hâlâ dikkatle etrafı inceliyordu. “O zaman avantaj bizde olmaz,” diye yanıtladı gergin bir tonda.

Bu düşünce midemi düğümledi. Gözlerim farkında olmadan gölgelerin içinde saklanan bir çift göz aradı. Fakat parıltılar, titreşimler ve şekil değiştiren gölgeler yüzünden gerçeği ayırt etmek neredeyse imkansızdı. Burada kalıp beklemek mi yoksa bilinmeze doğru bir adım atmak mı daha tehlikeliydi?

“Ormandan ayrılamayız” dedi, Jayce keskin bir vurguyla. Bakışları ikimizin arasında gidip geldi. “Yüzükler birbirlerine yakın olacak geçitler açıyorsa dördüncü kişi yakınlarımızda olmalı. İzini kaybetme lüksümüz yok.”

Afel gözlerini kıstı ve temkinli bir ifadeyle baktı. “Eğer ormanın bizimle oynadığı oyunlar gittikçe kötüleşirse, birbirimizi bile tanıyamaz hale geliriz.”

Jayce’in sözleri içimde yankılanırken, Afel’in endişesi içimdeki huzursuzluğu körükledi. Burada kalıp beklemek de ilerlemek de kendi içinde tehlikeliydi. Fakat Jayce haklıydı. Eğer dördüncüden uzaklaşırsak onu bulmamız zorlaşırdı.

Jayce kollarını iki yana açıp ormanı işaret etti. Gözlerindeki kararlılık bir an olsun kaybolmazken, “Hangi yöne gidersek gidelim ormandan kolayca çıkamayacağız,” dedi.. “Öyleyse kaçmaya çalışmak yerine onu bulalım. Bir an önce.”

“Ormanda kalma riskini alacaksak önce geceyi geçirecek bir yer yapmalıyız, Jayce,” diye bastırdı Afel. “Güneş batmak üzere, dördüncü kişiyi bulmak için doğru bir zaman değil.”

Jayce gözlerini şaşkınlıkla kırpıştırdı. “Yüzük bizi onun yakınlarına getirmişken bizden uzaklaşmasını mı bekleyeceğim?” diye sordu, histerik bir gülümsemeyle.

Afel elimi bırakıp bir adım ileri çıktığında yutkundum. Aralarındaki gerginlik ormandaki gerilimi birkaç kat arttırmıştı.

“Endişeni anlıyorum Jayce,” dedi, Afel tok bir sesle. “Ama zaten sevdiğim birinin zihnimizle oynayan bir ormanda geceyi geçirmesini kabul ederek yeterince fedakarlık yaptım. Bizden daha fazlasını bekleyemezsin.”

Jayce kaşlarını çattı ama Afel’in sesi o kadar kararlı ve netti ki bir anlık sessizlik içinde kaldı.

Ormanın derinliklerinden gelen uğultu, üzerimize bir gölge gibi çökmüştü. Güneşin son ışıkları ağaç gövdeleri arasında sönükleşirken içimdeki tedirginlik katlanarak arttı. Burada gecenin nasıl olacağını tahmin bile edemiyordum.

Jayce gözlerini kıstı ve başını hafifçe eğerek dişlerini sıktı. “Pekâlâ,” dedi, sesi kısık ama meydan okuyan bir tondaydı. “Ama sabah olduğunda ilk işimiz onu bulmak olacak.”

Afel başını onaylarcasına eğdi ama yüzündeki gerginlik kaybolmadı.

Ormanlar, geceleri içinde yaşayan canlıların hakimiyetine girerdi. Bambaşka bir evrende, karanlıkta bizi hangi tehlikenin beklediğini bilmezken uyumak imkânsız hale gelecekti. Üstelik korkmamız gereken tek şey ormandaki hayvanlar değildi. Hayvanlardan çok daha fazlası parmaklarımıza takılı yüzüklerin peşindeydi.

“Ben yakacak bir şeyler toplayayım.” Jayce, sözlerinin ardından ormanda ağır ağır gezinmeye başladı.

Afel’in bakışları Jayce’i takip ederken yanına sokuldum ve ellerimi güçlü kollarının etrafına sardım. Başını çevirip gözlerime baktığında dalgalanan kirpiklerinde kayboldum. Afel’in nefesi hafifçe titredi ama okşayan elimi hissettiğinde kaslarının gevşediğini fark ettim. Gözlerinin içinde, ormanın tehditkâr gölgeleri yerine yalnızca benim yansımam vardı.

Parmaklarımı hafifçe kolunda gezdirirken fısıltıyla sordu, “İyi misin?”

Afel başını hafifçe salladı ama sözleri çıkmadan önce tereddüt etti. “Sen yanımdayken, evet.”

Kalbim bir anlığına durdu, ardından daha güçlü atmaya başladı. Ormanın içinde kaybolmuş olsak da onun yanımda olduğunu bilmek beni tuhaf bir güven hissiyle doldurdu. İstemsizce parmak uçlarımda yükselip dudaklarına bir öpücük kondurdum. Geri çekildiğimde parmak uçlarını elimin üzerine kaydırıp beni kendine çekti. Afel’in kolları etrafımda sıkıca kapanırken göğsünden yükselen derin nefesi hissettim. İçimdeki tüm korkular, ormanın bizden sakladığı tüm gölgeler bir anlığına anlamını yitirdi.

Jayce’in ilerideki kuru dalları ezerek yürüdüğünü duyduğumda Afel hafifçe geri çekildi ama elleri hala ellerimi sarmalıyordu. Gözleri ormanın içindeki tek sabit noktamdı.

“Sığınacak bir yer yapmalıyız,” dedi yumuşak bir sesle, ama bırakmadı.

Başımı sallayıp parmaklarımı onun parmaklarına doladım. Geceye karşı, bilinmeze karşı, bu ormanın oyunlarına karşı, tek başımıza değildik. Ve bu en azından bir anlığına yeterliydi.

“Bunu daha önce yapmış olsak da başka bir evrene gelmiş olma fikri beni ürkütüyor,” dedim, gözlerimi ormana çevirirken. Günışığı kaybolurken parıltılar daha da belirginleşiyor, ağaç gövdelerinin arasından metrelerce ötesine dek uzandığı görülüyordu.

Dikkatimi yeniden ona verebilmem için elimi sıktı. “Her zaman yanındayım” diye fısıldadı gözlerimin içine bakarken.

Dudaklarıma bir gülümseme yayıldı ve bir kez daha uzanıp onu öptüm. İçtenlikle bakan gözlerinden ayrılmak zor olsa da titrek bakışlarından uzaklaşıp Jayce ile yakacak toplamaya koyuldum.

Hava karardıkça ormandaki parıltılar ateş böcekleri gibi titreşerek çoğaldı. Parlak noktaların neye benzediğini anlamak imkansızdı. Tıpkı toz zerrecikleri gibi havada süzülüyor, kimi zaman giysilerimize konuyorlardı. Nemli toprağın kokusu ve yeşilin ferahlatıcı havası dışında hiçbir koku yoktu. Oysa bu ışıkların kaynağı gece vakti ağaç köklerinde açan mor çiçeklerdi. Ve bu sinsi çiçekler, bir maruldan daha fazla kokmuyordu.

Parıltıların kaynağı olduğunu anladığımız mor çiçeklerden uzaklaşmak mümkün değildi çünkü orman karardıkça parıldamaya başlayan devasa çiçeklerin ormanı kapladığı belli olmuştu. İlk başta bu parıltılar masum bir yıldız yağmurunu andırıyordu ama nefes aldıkça içimize işleyen hafif sersemlik hissi, büyüleyici görüntünün altındaki şeytani tarafı hatırlatıyordu.

Titreyen, dalgalanan ve zamanla uzayıp kısalan parçarlarla inşa ettiğimiz çadırımız bu geceyi atlatamayacak kadar cılız görünüyordu. İçimizde bu gerçeği dile getirmekten yana kimse olmadığından önüne dizdiğimiz kütük parçalarına oturduk ve Afel ateşi yaktı. Ateş de ormanın geri kalanı gibi alışılmadık biçimde dalgalanıyor, rengi koyu kırmızı ile açık sarı arasında gidip geliyordu. Rüzgarsız bir gece olmasına rağmen yaprakların yükselen hışırtısı ise gerçekliği sorgulamama neden oluyordu. Bedenim kontrol etmesi güç biçimde titriyordu. Tenimin buz kestiğini hissediyordum.

“Ateş yakmamalıydık,” diye tekrar etti Afel, yaklaşık bir saat önce bu konuda Jayce ile tartışmıştı. Bir saat önce miydi, yoksa daha fazla mı vakit geçmişti, takip etmesi zordu.

Jayce ona karşılık vermek için ağzını aralamıştı ancak birbirine vuran dişlerim onu susturdu.

Afel oturduğu yerden kalkıp yanıma geldi ve yanıma oturup beni kollarının arasına çekti. “Soğuk değilsin,” diye konuştu nefesini şakaklarıma verirken. “Üşüyor gibi hissediyor olabilirsin.”

Bu da mor çiçeğin bir etkisi miydi? Zaman ilerledikçe etkisi güçleniyor olmalıydı.

Afel, kollarımı ovuşturmaya devam etti. “Çiçekler hava karardığında açtı. Gündoğumunda etkisini kaybediyor olabilir.”

Jayce elindeki dal parçasıyla toprağı eşelerken “Umarım dördüncü kişi, çiçeğin etkisi kaybolmadan ateşi görüp yanımıza gelir,” dedi. Başını kaldırıp ikimizle göz göze gelince dal parçasını yere bıraktı. “Çiçeğin etkisi herkeste farklı,” diye açıkladı. “Belki Luna’dan kötü durumdadır. Kendini kaybetmiş ve savunmasız halde olabilir.”

Kaşlarımın çatıldığını hissettim. “Niçin beni örnek gösteriyorsun?” diye sordum Afel’in kolları arasından sıyrılıp bedenimi dikleştirirken. “Sende hiç yan etki yok mu?”

Jayce’in yüzü şaşkın bir hal alırken bakışları destek beklercesine Afel’e döndü. Bir an Jayce’in gözleri tıpkı yanında yükselen alevlerin rengine bürünüp tekrar maviye teslim oldu.

“Hayatım neden bahsediyorsun?”

Afel’in sorusuyla irkildim ve neredeyse oturduğum kütükten düşecek biçimde dengemi kaybettim. Afel tekrardan bedenimi sardığında artık çok sıcak hissediyordum.

“Az önce beni zayıf halka ilan ettiğini duymadın mı?” diye sordum, sitemkar bir sesle. Alnımdan ve ensemden boşalan terler işimi kolaylaştırmıyordu.

“Sana bir şey demedim ki!” diye karşı çıktı Jayce. O kadar kendinden emin konuşmuştu ki neredeyse ona inanacaktım.

“Tabii ki!” Elimi enseme götürdüm ve rüzgarda serinlemesi için saçlarımı havaya kaldırdım. Ormanın havası bir hayli dengesizdi.

“Çiçeğin etkisindesin,” dedi Jayce, bastırarak. Onun bu tavrı daha da öfkelenmeme neden oluyordu. Haklı olma ihtimali canımı sıkarken burun kıvırdım.

“Hepimiz onun etkisindeyiz, Jayce.”

Prens başını salladı. “Ben inkar etmiyorum. Mesela bu ateşi hiçbirinizin mavi görmediğine eminim.”

Biraz önce koyu kırmızı ve açık sarı tonları arasında gezinen ateşe bu defa baktığımda neredeyse turkuazdı.

İç çektim. “Ah, artık ben de öyle görüyorum.” 

Başımı çevirip ateşi izleyen Afel’e döndüm. “Ya sen?”

“Ben Jayce’in sana bir şey dediğini duymadım, Luna.”

Gözlerimi kırparak yüzüne baktım. “Ateş, Afel,” dedim bastırarak. “Ateş hakkında konuşuyoruz.”

“Ateş mi?” Dönüp ateşe baktı. Yüzünde tuhaf bir boşluk vardı. Ateşi gördüğüne dair en ufak bir belirti yoktu. Gözleri doğrudan bana bakıyordu ama içinde hiçbir yansıma yoktu. Ne mavi, ne kırmızı, ne de turkuaz…

Jayce, hızla gözlerini kırpıştırarak Afel’in tepkisini süzdü. “Ateşi görmüyorsun,” dedi hayretle.

Dudaklarımı ısırarak ateşe tekrar baktım. Renkler dalgalanıyor, maviden yeşile, sonra neredeyse siyaha çalan bir tonda yanıyordu.

“Afel,” dedim yavaşça, “Ateşi göremiyor musun?”

Afel gözlerini kırpıştırdı, bakışlarını önümde parlayan alevlere kaydırdı ama ifadesi değişmedi.

“Burada ateş falan yok. Odunlar da kaybolmuş.”

Dişlerimi korkuyla birbirine kenetledim. Bu demek oluyor ki artık etrafımızda aslında var olan ancak şu an göremediğimiz şeyler olabilirdi. Ormandaki tehlikeli canlılar, peşimizdeki ilahi varlıklar ve hatta dördüncü yüzüğün sahibi.

Yavaşça ayağa kalktım ve salınan bedenimi dik tutmaya çalışırken parıltıların arasına baktım. “Bunun ne anlama geldiğini biliyoruz,” dedim, biraz önce içimden geçirdiğim gerçeği kastederken.

“Dezavantajlı değiliz,” dedi, Jayce. “Bizim gibi o da çiçeğin etkisindedir.”

“İlahi varlıklar bir çiçeğin geceleri yaydığı gazdan etkilenir mi?”

“Ormanda yaşayan canlılar gaza bağışıklık geliştirmiş olabilir,” diye ekledi, Afel.

Jayce başını elleri arasına alıp öfkeyle inledi. Bir süre sonra başını ellerinin arasından kaldırıp bana ve Afel’e baktı. Gözleri hâlâ alevin yansımalarıyla dans ediyordu ama bu sefer içindeki huzursuzluk barizdi. “Artık potansiyel bir avız,” dedi, tiksinircesine. Ardından hışımla yerinden kalktı ve belinde gizli hançerini kabzasından çıkardı. “Burada öldürülmeyi beklemeyeceğim.”

“Jayce!” Afel’in gür haykırışı prensin yüzünde anlık bir şaşkınlık yarattı. Afel, sesinin tonunu biraz daha alçaltarak, “Onu yerine koy,” diye emir verdi. “Bilincimizi kaybedebiliriz.”

Jayce, elindeki hançeri bir oyuncak gibi havaya kaldırdı. “Bana güvenmiyor musun?” diye sordu, tiz bir sesle. “Neden? Kadınının canını alırım diye mi? Bunu yapabileceğimi düşünüyorsun, değil mi?”

“Aptallık etme, Jayce,” dedi Afel, yavaşça yerinden kalkarken.

“Çiçek seni etkilemiyor mu?” diye sordu, Jayce diklenircesine. “Doğru bildiklerini şaşırtmıyor mu? Zihninle oynamıyor mu? Seni kendi kadınına bile düşman edebilir. Kendimi korumak istememin neresi yanlış?”

Afel, Jayce’in öfkeli bakışlarını sakince karşıladı. Elini yavaşça kaldırıp adımını dikkatlice attı. “Jayce,” dedi, sesi normalden daha alçak ama bir o kadar otoriterdi. “Şu an yanlış insanlarla kavga ediyorsun.”

Jayce’in gözleri kısıldı, parmakları hançerin kabzasını daha sıkı kavradı. Ateşin turkuaza çalan parıltısı bıçağın keskin kenarında dans ediyordu. Nefesi düzensizdi, çenesindeki kaslar gerilmişti.

“Yanlış insanlar mı?” diye sordu, sesi hafif titriyordu. “Ben burada, şu an, ölümün eşiğinde olduğumu hissediyorum. Siz ne hissediyorsunuz?”

İleri atılmaya hazır bir yırtıcı gibi duruyordu. Çiçeğin etkisinin onu bu kadar kısa sürede bu hale sokması mümkün müydü, yoksa içinde bastırdığı korkular ve güvensizlikler nihayet yüzeye mi çıkmıştı?

Gözlerimi Afel’e çevirdim. Afel hâlâ olduğu yerde sakince duruyordu. “Bize saldırmayacaksın,” dedi, Jayce’in gözlerinin içine bakarak. “Bunu ikimiz de biliyoruz.”

Jayce’in sol gözü hafifçe seğirdi. “Peki ya Luna? Ona güveniyor musun?”

Sözleri mideme bir yumruk gibi oturdu. Jayce hafifçe sendeledi. 

“Bıçağı bırak,” diye tekrar etti Afel, sabırla.

Prens bir an duraksadı, sonra gözlerini sıktı. Bıçağı hâlâ tutuyordu ama eli artık titriyordu.

“Bırak dedim, Jayce.”

Bedenim nemli toprağın soğukluğunu iliklerime kadar hissediyordu. Gözlerim, üzerimde uçuşan parlak zerreciklere odaklandı. Ağaç dallarından sarkan iri yapraklar, devasa yelpazeler gibi titrek bir ritimle sallanıyordu. Parıltıların arasından silik bir kuş silüeti geçti. Kanat çırpışları gözden kaybolduğu anda başıma keskin bir ağrı saplandı. Yüzümü buruşturarak boynumu çevirdim ve sağıma baktım, ateş sönmüştü.

Daha biraz önce Jayce’i elindeki hançeri bırakmaya ikna etmiyor muyduk?

Tam bu düşünce zihnimde yankılanırken, başımın üzerinden gelen boğuşma sesi kulaklarıma çalındı. Kafamı kaldırdım ve Jayce’in üzerime düşmekte olduğunu fark ettiğim anda panikle kenara yuvarlandım. Prens sert bir şekilde toprağa çarptı, elindeki hançer yere savruldu. Ancak toparlanıp onu geri almak için hamle yaptığında Afel daha hızlı davrandı.

Afel, hançeri ceketinin içine saklarken “Yeter!” diye gürledi. “Kendine gel, Jayce!”

Jayce, öfkeyle toprağı yumrukladı ardından bedenini bir çuval gibi toprağın üzerine bıraktı. Göğsü inip kalkıyor, derin ve düzensiz nefesler alıyordu.

Toprağa bulanmış giysilerimi görmezden gelerek ayağa kalkmaya çalıştım. Afel’in gözleri bana çevrildiğinde, sanki kaybettiği bir şeyi bulmuş gibi baktı. “Luna?”

İkimiz de afallamış görünüyorduk. Gerçekten bunca zaman yerde mi yatıyordum, yoksa hatırlayamadığım başka bir şey mi olmuştu?

“Afel, az önce…”

Birkaç büyük adımda yanıma ulaşıp kollarını sıkıca sardı ve saçlarımın arasına öpücükler kondurdu. “Nereye kayboldun?”

“Kay-bol-dum mu?” Heceleyerek dile getirdiklerim onu geri çekilip yüzüme bakmasına neden oldu. Bakışları alnımın bir köşesine sabitlenirken parmakları yavaşça oraya dokundu. Sızıyla gözlerimi yumdum. “Başımı mı çarpmışım?”

Gözlerindeki mahcubiyet ve endişe, onun bile tam olarak emin olmadığını gösteriyordu.

O sırada Jayce’in sesi ardımızdan yankılandı. Öfkeyle yükselen kelimeleri tehditkâr bir keskinlik taşıyordu.

“Biz dördüncü kişiyi bulup ikna etmeden önce, beşinci kişi yüzüğü takarsa ne olacağı kimsenin umurunda değil!”

Jayce, kollarını dizlerine dayayarak yerde oturuyordu. Ellerini saçlarının arasına daldırdı ve delirmişçesine dağıttı.  “Holly’i kurtarmak için bir ayımız var ama bu evrende her şeyi doğru yapsak bile öteki evrenden birisi tüm çabamızı boşa çıkarabilir!”

Çaresiz yakarışları, öfkesinin kaynağı olan acıyı gözler önüne serdiğinde ona doğru birkaç adım attım. Afel, temkinli olmamı hatırlatırcasına elini dirseğime koysa da onu görmezden geldim.

Jayce’in acısını anlıyordum. Anlamakla kalmıyor, hissediyordum. O bir sevgiliyi geride bırakmıştı, ben ise dostumu. Üçüncü evreni terk ettiğimiz andan itibaren artık yalnızca ailemi bulmak için değil, Holly’i de kurtarmak için bu yolculuğa devam ediyordum. Kehanetin benim için önemi tarif edilemez ölçüde artmıştı ve tıpkı Jayce gibi ben de yaşanabileceklerin korkusuyla doluydum.

Ama çiçeğin etkisiyle kendisini kaybetmiş bu adam gerçeğe dönmek zorundaydı.

“Dördüncü kişiyi bulabilsek bile beşincinin hemen yüzüğü takacağının garantisini kim verebilir?” İkisinin de bakışları bana döndü. “Afel beni bulduğunda, sözkonusu ailem olmasaydı bizi yakalamak için peşimizden ölesiye koşan o adamların beni yakalamasını beklerdim.” Sözlerimi yalnızca Afel anlamıştı ancak Jayce üstelemeden baktı. “Eğer Holly hasta olmasaydı ve onu kurtarmanın tek yolu yüzükleri bir araya getirmek olmasaydı seni de asla ikna edemezdik.”

Jayce’in çenesi, dişlerini sıktığını belli edercesine kasıldı. “Dördüncü yüzüğün sahibini bulmamız yeterli,” dedi, sesi buz gibiydi. “Gelmek isteyip istememesinin bir önemi yok.” Oturduğu yerden ayaklandı ve üzerindeki toprak parçalarını silkelemeye başladı.

Cevabı kaşlarımı çatmama neden oldu. “Bu ne demek oluyor?”

Jayce, başını hafifçe omzuna doğru eğerken yanıtladı, “Nazikçe sorarken kabul etmezse ve o sırada beşinci yüzük takılırsa o yüzüğü ondan alırım.”

Gözlerimi hızla Afel’e çevirdim. Jayce’in karanlık ses tonundan en az benim kadar rahatsız olacağını sanıyordum ancak bakışlarında farklı bir şey yakaladım.

Afel, “Beşinci evrene geçeceğiz,” diye onayladı, Jayce’i. Sözlerine katıldığını belli edercesine başını salladı.

Şaşkınlıkla ikisine baktım. “Bir saniye,” dedim ellerimi iki yana açmışken. “Yüzüğün sahibi bizimle gelmezse onu öldürüp yüzüğü almaktan mı bahsediyorsunuz? Bir yaratığın bana söylediği şeyi mi yapacaksınız?”

“Yapmamız gerekeni yapacağız.” Diye yanıt verdi, Jayce. “Holly’nin hayatı için ne gerekiyorsa yapacağım.”

Afel ve Jayce'in soğukkanlılığı midemi bulandırdı. Onları tanıyordum. En azından tanıdığımı sanıyordum. Ancak şu an karşımdaki iki adam da tanımadığım birer gölgeye dönüşmüş gibiydi.

"Ne gerekiyorsa mı?" diye tekrarladım, Jayce’e bir adım yaklaşıp gözlerinin içine baktım. "Ne zamandan beri birinin hayatını almak seçeneklerimiz arasında?"

Jayce’in yüzünde tek bir kas bile kıpırdamadı. "O yüzüğe ihtiyacımız var. Eğer bizimle gelmeyi reddederse, seçim yapma lüksümüz olmaz."

"Seçim her zaman vardır!" diye patladım. Sesim gökyüzüne yükseldiğinde içimdeki öfkenin buz gibi soğuk bir çaresizliğe dönüştüğünü hissettim. "Sana Holly’yi kurtaracağına söz veriyorum ama bunu yaparak değil. Biz katil değiliz, Jayce!"

Afel araya girdi. "Luna," dedi, sesi alışılmadık bir yumuşaklıktaydı. "Jayce haksız değil."

Bu kabul edilemezdi. "Bu yaptığınız şey, kehaneti tamamlamak için savaşan canavarlardan farkınızı ortadan kaldırıyor!" diye çıkıştım.

Jayce hızla döndü ve gözlerini kısarak bana baktı. "Eğer Holly'nin yerinde Afel olsaydı bala bu kadar soğukkanlı olabilecek miydin?"

"Afel benim için her şey demek ama bu masum birini öldürmem gerektiği anlamına gelmiyor." Sesim titremişti. "Holly'nin yaşaması için birini öldürmek… bu gerçekten onun isteyeceği bir şey mi?"

Jayce’in yüzü karardı. Ellerini yumruk yaptı ve sertçe geriye döndü. "Benim için önemli olan tek şey onun yaşaması."

Sırtını döndüğünde içimdeki kırılgan öfke, yerini derin bir korkuya bıraktı. Jayce’in gözleri, içindeki acıyı ve çaresizliği haykırıyordu ama bir şeyi daha: Eğer gerçekten gerekirse, öldürmekten çekinmeyecekti.

Ve en kötüsü de Afel’in buna engel olmaya niyeti yoktu.

“Ben de gelmeyebilirdim.” Dedim, Afel’e doğru. “Seninle gelmeyi kabul etmeyebilirdim. Var olan hayatımı korumak adına sahip olma ihtimalimin ufacık olduğu ailemin peşinden gitmeyebilirdim. O zaman da beni öldürecek miydin?”

Afel, yavaşça yutkundu. “Bunu konuşmamızın kimseye faydası olacağını sanmıyorum, Luna.” Dedi ciddiyetle. “Benimle üçüncü evrene gelmeye karar verdiğinde birbirimizi bir günden kısa süredir tanıyorduk. O anki kararımın şu an hissettiklerimle uyuşmayacağını biliyorsun.”

Bu bir itiraf mıydı? İçim bulanıyordu. Jayce'in inadı, Afel’in kayıtsızlığı ve bu yolculuğun bizi yavaş yavaş nereye sürüklediği… Her şey kontrolümden çıkıyordu.

"Bunu kabul etmiyorum." diye fısıldadım. "Bunu sizden biri yaparsa, ben de sizden biri olamam. O zaman ne ailemin dileği, ne Holly’nin yaşaması, ne de sizinle yolculuğa çıkmamın bir anlamı kalır."

Jayce olduğu yerden kıpırdamadı ama sırtındaki kasların gerildiğini görebiliyordum. Afel ise başını eğdi, sanki söylediklerimi değerlendirmeye alıyormuş gibiydi.

Sonunda Jayce, başını kaldırdı ve gözlerimin içine baktı. "O zaman, bizi durdurmayı mı düşünüyorsun?"

Tüylerim diken diken oldu. Sesi tehditkâr değildi ama içinde öyle bir kesinlik vardı ki yutkunmadan edemedim. Sessizlik, bir çelik kadar keskin ve ağırdı. Biraz önce işittiklerim mor çiçeğin aldatmacası olabilir miydi? Ya da en azından onlara bu korkunç şeyleri söyleten şey mor çiçek miydi?

“Lanet çiçek,” diye fısıldadım ışıltılara bakarken. Artık hiç de güzel görünmüyorlardı.

"Üzgünüm, Luna, ancak bazen kendimizi asla yapmayacağımızı söylediğimiz şeylerin ortasında bulabiliriz. Bunu aramızda en iyi bilen sensin."

Kaşlarımı çatarak Jayce’e döndüm. “Ne demek şimdi bu?”

Jayce’in bakışları kısa bir anlığına Afel’e kaydı, sonra tekrar bana döndü.

"Kendi evreninde hırsızlık yaptığını biliyorum," dedi rahat bir tavırla. "Afel, şehirdeki rehin dükkanından bir şeyler çaldığından haberim olduğunu söylediğimde bana senin hakkında bazı şeyler anlattı."

Kalbim, beklenmedik bir darbe yemiş gibi sıkıştı. Boğazımdaki düğümü yutkunarak yok etmeye çalıştım ama içimdeki hayal kırıklığını bastıramıyordum. Hafifçe güldüm ama bu gülüşte ne neşe ne de sıcaklık vardı.

"En iyi ben bilirim, öyle mi?" diye tekrarladım, alaycı bir gülümseme yüzüme yerleşirken.

Jayce, kuşkuyla yüzüme baktı. Ona doğru bir adım attım, çenemi hafifçe kaldırarak.

"Peki ya çarşıda sana 'katil' diyen o adam?" dedim, gözlerimi onunkilere kilitleyerek. "Kara büyüyle hayata döndüğün söyleniyordu, Jayce."

Jayce’in çehresi anında gerildi. Mavi gözlerindeki parlaklık, ölümcül bir hiddete dönüşmüştü. Maviliklikler yine kırmızıya çalıp tekrar eski haline geri dönerken hiç beklenmedik bir anda neredeyse kükreyerek üzerime doğru koşmaya başladı.

Bedenim donmuştu. İçgüdülerim önümdeki tehlikeyi fark etmişti ama ayaklarımı yerden kaldırıp geri çekilmek için zamanım yoktu. Sıcak bir el, bileğimi sertçe kavrayarak beni hızla geriye çekti. Bir anda göğsüme çarpan soğuk hava, Jayce’in pençesinden sıyrıldığımı fark etmemi sağladı.

Ve sonra bir kez daha az önce hatırladığım yerden birkaç metre daha gerideydim. Bu defa bilincimi ne kadar süreliğine yitirmiştim?

Jayce’in göğsü hızla inip kalkıyordu. Elleri sıkılı yumruk haline gelmiş, tırnakları avuçlarına batıyordu. Gözleri… tamamen kırmızı değildi ama bir şey onun içinde parçalanıyordu. Gözleri boşluğa kaydı, sonra kısa bir anlığına sanki kendisiyle savaşırmış gibi başını tuttu. Titrek bir nefes aldı, ardından adım adım geriledi.

Biraz önce beni prensin hiddetinden kurtaran Afel’i bulmak için etrafıma baktım fakat yoktu. Kendini kaybetmiş prensle, ışıltılı ormanın ortasında yapayalnızdım.

“Luna?”

Arkamı döndüğümde Afel’i neşeyle gülümserken buldum. Yüzündeki geniş gülümseme öylesine nadir bir parçaydı ki sebebini sorgulamadan yanaklarını ellerimin arasına aldım. Ardından az önce bana seslenen kişinin sesinin bir kadına ait olduğu düşüncesi zihnimde belirdiğinde karşımdaki adama kuşkuyla baktım.

“Afel?”

Efendim Luna?” Konuşan kişi Afel’di ancak ses ona ait değildi. Sesi tıpkı… tıpkı… Gözlerimi yumdum ve hatırlamak için paramparça olmuş zihnimi zorladım. Kayıp hatıralarımın arasından çıkan çarpık bir anı bana o sesin kime ait olduğunu hatırlatırken panikle gözlerimi açtım.

Artık karşımda Afel değil annem vardı.

“Luna?” diye seslendi, bu defa ses ile görüntü tamamen uyuşuyordu.

“Anne?”

Kollarını açtı ve beni küçük bir kız çocuğu gibi sıkıca kucakladı. “Canım kızım!”

Afel’in sert hatlarının, yüzündeki o nadir gülümsemenin, hatta lacivert gözlerinin yerini alan annemin yüzü, zihnimde bir şimşek gibi çaktı.

Bu bir yanılsamaydı ama teninin sıcaklığını hissettiğimde, kollarının beni sıkıca sardığını fark ettiğimde gerçek gibi geliyordu. Gerçek olmasını istiyordum.

Yaşların gözlerimden boşalmasına engel olamadan onu tüm gücümle sardım. “Anne, lütfen gitme.”

Sözlerim sanki içimden kopup dökülen bir dua gibiydi. Ona daha sıkı sarıldım, kokusunu içime çektim. O tanıdık lavanta ve günışığı kokusunu… Bedenim ne kadar huzur dolu hissetse de içimdeki bir ses, bunun yanlış  olduğunu fısıldıyordu. Uyanmak istemediğim için sahteliğini görmezden geldiğim bir rüyaya sarılıyordum.

Ellerim yavaşça annemin sırtına kaydı. Parmak uçlarım, orada olmaması gereken bir şeyi, sert, pürüzsüz bir yüzeyi hissettiğinde tüm dünyam bir anlığına durdu.

Gözlerimi açtım.

Onun teni… hayır, bu ten değil. Bu bir kabuk gibi sert bir katmandı. İçim ürperdi. Bir adım geri çekilmek istedim ama annem, yani o şey beni bırakmadı.

“Luna,” dedi annem, sesi hala yumuşak, hala sevgi doluydu ama şimdi kulağımda yankılanan bir şey vardı. Sesinin tınısındaki tuhaf yankı ve boğuk uğultu.

Hayır. İçgüdülerim beynimi sarsıyordu. Bu o değildi.

Ağzımı açıp bir şey söyleyecektim ki birdenbire kolları sıkılaştı. Çok sıkı. Beni kendisine doğru çektiğinde ciğerlerimdeki tüm hava bir anda boşaldı.

“Anne-”

Gözlerimi onunkilere kaldırdığımda bir an için hala sevgiyle bakan bir çift göz gördüm. Ama sonra o gözlerin arkasında parlak, sinsi bir ışık belirdi. Bir anlığına annemin yüzü kırıldı. Cam gibi çatlayan teninin altından bir çift soğuk, parlayan mor göz bana geri baktı.

Çiçek.

Çiçeğin ışıltısı gözlerimi yakarken zihnim bulanıklaştı.

Yine… kaybediyordum.

Son gördüğüm şey, titreyen ışıltılar arasında tanıdık bir siluetti.

Afel.

Bir hayalet gibi aramızda beliren, gözleri altın gibi yanan Afel, hızla bana doğru uzandı. Son duyduğum şey, adımı haykırışıydı.

Ve dünya bir kez daha karardı.

Annemin saçlarımı okşayarak söylediği ninniyi veya babamın verdiği cesurca öğütleri anımsamak için doğru bir zamandı ancak zihnimde beliren tek şey karanlık oldu. Ancak karanlık daha fazla düşünmeme imkânı tanıdı. Böylece yakılmak üzere kazığa bağladığım anda zihnimde beliren anı zihnimde canlandı.

Yüzüğün hatırlattığı diğer tüm anılardan farklı şekilde hareket edebildiğim, konuşabildiğim ve neredeyse gerçekten orada var olduğumu söyleyebileceğim gerçeklikteki o anı…

Ebeveynlerimin birer arkeolog olduklarından artık emindim. Ve ailemde parmağımdaki yüzüğü bulan ilk kişinin ben olmadığımdan da.

O sırada korkunç bir ihtimal zihnimde parladı.

Annem veya babam buldukları yüzüğü takmışsa ve şu anda bu yüzük benim parmağımdaysa, takan kişi ölmüş demektir.

Zihnim her zaman olduğu gibi beni en çok yaralayabilecek yeri bulmuş, eşelemeye çalışıyordu. Ona fırsat verirsem kabuk tutmuş yaramı kaldırıp tenimin altına girene dek durmayacaktı.

Göğsümü şişiren bir nefes aldım, ardından yavaşça dışarı verdim. Parmağımda ilahi bir yüzük varken, ailemi  geri döndürebileceğimi kendime hatırlattım.

İçimi sıkıştıran düşünceden kurtulmak için gözlerimi açtım. Bulunduğum ortamın yabancılığı karşısında irkilerek etrafıma baktım.

İskeleti ağaç dallarından, üzeri yapraklarla örtülü ufak bir çadırın içinde uzanıyordum. Eğer bacaklarımı tamamen uzatırsam ayaklarımın dışarı çıkacağından emin olacağım kadar küçüktü. Hava son hatırladığımdan birkaç derece daha soğuk gibiydi. Nefesimi her verişimde dudaklarımın önünde grilikler oluşacak kadar serindi. Yerimde biraz kıpırdadığımda arkamda başkasının uyuduğunu hissettim. Boynumu çevirip baktığımda Jayce ile sırt sırta verdiğimi fark ettim.

Biraz önce birbirimizin boğazına sarılmıyor muyduk?

Oturduğum yerde doğruldum ve her an çökmeye müsait çadırdan sıyrılıp kendimi dışarı attım. Afel, sönmeye yüz tutmuş ateşe ufak odunlar atarken başını çevirip bana baktı. Hareketleri duraklarken gözlerinde endişeli bir ifade oluştu. Dudaklarını aralayıp bir şey söyleyecek gibi oldu ama sonrasında sessiz kalmayı seçti.

Birkaç tembel adımla Afel’in karşısında bağdaş kurarak oturdum. Mor çiçeklerin saçtığı parıltının içinde kaybolurken, bu gece yaşananların hiçbirinin gerçeği tam anlamıyla yansıtamayacağını derinlerimde hissediyordum. Bu durumda ne bir özre ne de affedilmeye ihtiyaç duymadan, sessizce renk değiştiren ateşe ve ormandan gelen uğultulara kulak vermeliydim. Ancak Afel ve Jayce’in, Holly’i kurtarmak uğruna yapabileceklerini söyledikleri şeyi onlara çiçekler mi fısıldamıştı yoksa gerçekten akıllarından geçen bu muydu? 

Öğrenmem gerekiyordu.

Dudaklarımı birbirine bastırıp başımı tekrar önüme çevirdim. Dizlerimin üzerine dayadığım ellerimi uzatarak ateşe yaklaştırdım. Alevler tenimi giderek daha da şiddetle yakarken Holly ile yakılmayı beklediğimiz anı hatırladım. Son nefesimi vermeden önce dua etmemiz için verilen yarım dakikada, sonsuza dek kalmak istediğim bir anıyı, yüzüğün bana göstermesini dilemiştim.

Hayatım boyunca ölüme en yakın olduğum o anda yüzüğümden dilediğim son şey Afel’in göz bandından sıyrılmış o güzel çehresiyle bana baktığı ana gitmekti. Böylesine büyük bir tutkuyla bağlandığım biri tanımaktan şüphe etmek dayanılmaz bir acıydı.

Kuşkunun insana hiçbir yararı olmayacağını biliyordum. Ancak kuşkunun üzerini örtmenin daha büyük felaketleri insanın boynuna doladığına geçmişte şahit olmuştum.

“Afel,” diyerek aramızda gezen sessizliği bozdum. Başımı çevirdiğimde çoktan bana bakan, meraklı bir göz buldum. Zihnimde duyulmayı bekleyen soru dönüp dururken, dudaklarımı ıslattım. Afel, sessizce bana bakmayı sürdürürken bakışlarında yaklaşan savaşa hazırlandığını gördüm. Ses tonumun, kalesinin kapılarına dayanan bir düşman kadar tehdit barındırdığını o an fark ettim.

“Daha tanıştığımız ilk gün, bana halkını bir zalimin elinden kurtarmak için yüzükleri bir araya getirmek istediğini söylemiştin.” Diyerek başladım sözlerime. “Halkının çektiği zorlukları ve kurtulmalarının neden bu kadar mühim olduğundan, hayatın önemli olduğundan bahsetmiştin. Tüm bunlar onları ilk duyduğumda inanması güçtü ancak şimdi neden bahsettiğini daha iyi anlıyorum.” Afel, başını sallarken konuşmaya devam etmeden önce derin bir nefes aldım. “Halkın uğruna canını feda etmeye razı olduğunu biliyordum ancak bugün çok daha fazlasını gözden çıkarabileceğini gördüm.”

Afel’in bakışları kararlı ifadeye büründü. “Bugün konuştuğumuz her şey Holly içindi.” Dedi, taviz vermeyen bir sesle.

“Eğer seninle gelmeyi kabul etmeseydim, amacına ulaşmana engel olsaydım beni öldüreceğini söylemedin mi yani?”

Neredeyse acı çeker bir ifadeyle baktı. Sorularımdan usanmış görünmeyi gizlemiyordu. “Yaşadıklarımızdan sonra bunu hala tartışmak zorunda mıyız, Luna? Holly’i kurtarmanın hepimiz için önemli olduğunu sanıyordum.”

“Konuştuğumuz her şey Holly değildi,” Dedim kelimelerin üstüne bastırarak. “Sen Holly’nin öncesinde de herkesi gözden çıkaracak bir nedene sahiptin. Ve o sebep hala var.”

Kaşlarını çattı. İncelmiş bir sesle, “Konu halkım mı oldu şimdi?” diye sordu. “Halkım için yüzükleri bir araya getireceğim bir sır değil. Biraz önce sen de söyledin. Tanıştığımız ilk gün, yolculuğumun amacını sana söyledim.”

Dişlerimi birbirine bastırdım. Sözlerimin varmak istediği yerin ne olduğunu anladığını biliyordum ancak kelime oyunlarıyla beni o noktadan uzaklaştırmayı deniyordu. Cesaretimi topladığımda tek nefeste konuştum. “Bir gün arzu ettiğin şeye ulaşmak için beni ya da isteklerimi riske atar mısın?”

Afel’in çatık kaşları yavaşça düzeldi ve yüzü bir heykeli andırana dek ifadesizleşti. “Hayatımı yalnızca amacım için riske atmadığımı biliyorsun. Senin için de savaştım.”

“Bahsettiğim şey hayatımı kurtarman değil, Afel.” Dedim, sabırsızca. “Merak ettiğim şey, bu evrende kalmayı seçersem ve yüzükleri bir araya getirmeni engellersem ne yapacağın.” Ağır adımlarla biraz daha yaklaştım. “Bir gündür tanıdığın bir yabancıyı gerekirse öldürebileceğini ama artık o günkü hislerinle şu anki hislerinin aynı olmadığını söyledin. Peki ya arzularımız zıt düşerse ne yapacaksın?”

Cevap vermeden sessizce bakmaya devam ettiği her saniye kalbimin üzerindeki ağırlık artıyordu.

Sabırsızca “Söyle hadi.” diye üsteledim. “Bunu bilmeye hakkım var.”

Gözlerinde bariz bir hayal kırıklığı vardı.  Birbirine bastırdığı dudaklarını güçlükle araladı. Gözlerimi bakışlarına hapsederken dudaklarımın üzerine, “Asla.” Diye fısıldadı. “Ne bu evrende ne de başka bir evrende benim senden kıymetli bir arzum yok.”

Göğsüm hızla inip kalkarken yüzüne baktım. Bana yalan söylediğine dair en ufak bir iz bulmak adına yüzünün her bir çizgisinde dolandım. Bulmaktan ölesiyle korktuğum o ize rastlamadığında derin bir nefes alarak omuzlarımı serbest bıraktım.

Ondan şüphelenmenin verdiği suçlulukla kavrulmam uzun sürmedi. “Özür dilerim.” Dedim, gözlerimi kaçırırken. “Sanırım yaşadıklarım aklımı bulandırdı. Ne düşüneceğimi şaşırmış olmalıyım.”

Elini yavaşça kaldırdı ve yanağımı okşadı. “Sorun yok, sevgilim.” Diye fısıldadı. “Gelecekte, yaşadıklarımızın hiçbir önemi kalmayacak. Her şeyin sona ereceği o güne dek zihnine üşüşen tüm şüpheleri haksız çıkaracağım.”

Gözlerimi açtığımda, güneş doğuyordu. Tenimde çiy damlaları vardı. Bilinçsizce gözlerimi kırpıştırdım, gökyüzünün soluk turuncusuna, ufuk çizgisinin hemen üzerindeki pembemsi ışıklara baktım. Nefes almak zordu. Sanki derin, dipsiz bir kuyunun içinden çekilip çıkarılmış gibiydim. Bir süre kıpırdayamadım. Sonra hafif bir hareket hissettim.

Başımı çevirdiğimde biraz ötede Afel’in yere oturduğunu fark ettim. Dizleri karnına çekilmiş, elleri birbirine kenetlenmişti. Başımı çevirip çadırın içini kontrol ettim.

Fakat yüzünde her zamankinden daha karanlık bir ifade vardı.

Ağrıyan bedenimi umursamadan doğrulmaya çalıştım. “Afel?”

Ellerine bakmaya devam ediyordu. Yutkunarak sordum. “Jayce… O nerede?”

Cevap vermedi. Bilincimi kaybetmeden önce ateşin başında sessizce oturduğumuzu hatırlayabiliyorum ama sonrası yoktu.

Konuştuğunda sesi çatlamış, acıyla yoğrulmuştu. “Özür dilerim. Bunların hiçbirini hak etmedin." Sesinde kederin soğuk bıçağı vardı. "Ben seni haketmedim. Ebedi ızdırapla cezalandırılmalıyım. Cezalandırılacağım. Bundan emin olacağım. Yaptıklarımın bedelini ödeyeceğim. Ancak bu şekilde huzur bulabilirim. Ben düştüm. Gözünden de düşeceğim. Çok yakında."

Sözleri havada asılı kaldı. Sesi, gökyüzüne yayılmış sabah sisi gibi soğuk ve kederliydi.

“Ne diyorsun, Afel?”

Ama o gözlerini kaldırmadı. Ellerini daha da sıktı, parmak kemikleri bembeyaz kesildi. Kendini parçalamak istercesine titriyordu.

“Ben…” dedi boğuk bir sesle. Sözlerine devam etmeden önce başını kaldırdı ve şaşkınlıkla baktı.  Kendisini suçlayan bir adamın teslimiyeti içinde öylece durdu. Sonra çok sessiz, neredeyse duyulmaz bir fısıltıyla konuştu.

“Beni affetme.”


Yorumlar


bottom of page